Header image  
Gitmiştik, yine gittik, yine gideceğiz  
  
 
 
 
 

 
 
Üç Çaylak Motorcu'nun merakla beklenen ikinci macerasina hosgeldiniz,

Geçen yaz Djü’nün köklerine, Elaziz-Ağın’a giden sıfır km çaylak motorcular, bu yıl da Mou ve Sha’nın Balkanlar’daki köklerine gitmeye karar verdi. Hemen bütün hedefler başarısızlıkla sonuçlandı, baştan söyleyelim. Ama başarısızlıkların mutluluğa çevrilmesi bindiğimiz motorlar ve dayandığımız arkadaşlıkla oldu. Keyifli, çok keyifli bir turdu. Darısı diğer motorcuların başına saçılsın diyelim.

Başarısızlıklar deyince; Sha’nın babasının köyü diye başka bir köye, Bulgar sınırına gittik. Mou, Bosna’da aradığı nüfus kayıtlarına ulaşamadı. Yağmur nedeniyle beş günümüz Bosna’da hapis hayatıyla geçti. Ama;

Bir Honda CBF 150, Bir Yamaha CBR 125 ve bir BMW F 650 CS bu kez Balkanlar'a gitti geldi. Allah'a şükür sağ salim döndük yine. Aslında bu 650'lik motor işi biraz ayıp oldu. Mou, sikletin dışına çıkarak ayıp etti. Ama önemli olan motorların cc lerinin uyması değil, gönül tınılarının uymasıydı değil mi?:)

Geçen yıl "İçeriden Anadolu" demiş, derin Anadolu'da sıfır km motorcular olarak 4.000 KM yol yapmış, 26 şehir gezmiş, sizleri de biraz gülümsetip mutlu olmuştuk. Bu yıl da 7 ülke, 9 sınır gezip keyiften uçtuk. Balkanın yeşilinden Adriyatik'in mavisine düştük, kumsallardan yüzlerce tüneline, kasabalarından şehirlerine Balkan'ın içinden geçtik.

Ve Balkan'ın güzelliğiyle kendimizden geçtik... Buyrun;

Image 1
Kotor körfezi, kalplerimizin bir kısmını bıraktığımız yer...

Önce; Ülke Sıralaması ve Turun Bilançosu;

Ülke sıralaması:

1-Monte Negro (Karadağ) tartışmasız bir numara. (Her şeyiyle güzel bir ülke. Denizi, körfezi, dağı, tüneli,tarihi, yolları, yemekleri, insanları… Mutlaka motor sürülmeli)

2- Yunanistan. Bir tek olumsuzluk yok. Resmi uygulamaların dışında. İnsanlar çok tatlı ve sıcak. (Mutlaka motor sürülmeli)

3- Hırvatistan (Mutlaka motor sürülmeli)

4-Bosna Hersek (Fazla beklenti ile gitmişiz. Şirin bir yer)

5-Makedonya (Eh işte)

6-Arnavutluk (Yollar kötü)

7-Kosova (Gitmeyin, bir şey kaybetmezsiniz)

Bilanço:

Bir BMW sağ arka sinyal kırılması,

Bir BMW arka disk vida gevşemesi

Bir YBR düşüşü ve boynuz şeklini alan fren kolu,

Bir CBF eşek yıkma vakası

Bir çaldırılan tencere (kask)

Bir çok tencere yuvarlanması (Djü’nün kafasından rüzgarla düşen kask olayına verilen yerel ad)

Bir adet dizlik (anahtarlık çengeli ile tutturulmaya çalışıldı, fiyasko)

Yırtılan, sökülen Hein Gericke marka giysiler.

Djü’nün bir motorcu olması için gereken sürenin yaklaşık 122 yıl alacağının hesaplanması (özen, ilgi eksikliği ve eşek inadı)

Görseller: Sha, (Lakabı; "Şansölyem")

Edebiyat; Mou, (Lakabı: "My Lordum")

Komiklikler; Djü (Şaka bir yana, organizasyon, mihmandarlık, rota bulma, halkla ilişkiler, kasa tutma ve finansman yönetimi, herşey, herşey...) Lakabı: "My Liderim"

 

10 Haziran 2010 İstanbul-Aleksandropoli

 

Sha ve Mou sallana sallana İpsala’ya gelir. Sha’nın İngiliz ehliyetinin Yunanistan’da kabul edilip edilmeyeceği belli değildir. Bütün sene Bosna turu hayalini kuran Sha, maalesef zamanında bir motor ehliyeti alamamıştır. Türk A2 ehliyeti olmadığı için uluslar arası ehliyet de alamayacaktır. Dolayısıyla turun başlamadan bitebilme olasılığı vardır. Bu nedenle Djü, İzmir’den yola çıkmak için Sha’nın “sınırı geçtim” mesajını bekleyecektir. Bu arada Mou’nun vizesi ise 11 Haziran’da başlamaktadır ve o da uluslar arası ehliyet (bundan böyle UAKE) almadan giriş yapmayı deneyecektir. İpsala’da uyuz bir otelde mi kalsalar iyi olacaktır yoksa Yonanistan’a geçseler mi? İki kafadar düşünür taşınır ve sınırı geçmeye karar verirler. Bakalım ne olacaktır?

Mou hemen bounce olur, öncelikle 11 Haziran tarihini, yani gece yarısını beklemesi gerekir, sonralıkla da “kesinlikle” UAKE alınmalıdır. Allahtan Turing ve Otomobil kurumunun İpsala tesisleri hemen oradadır. Bir sürülerce lira bayılarak UAKE alınır. (Not: Triptik denen şey kalkmış. Motor pasaporta işleniyor. Yeşil sigorta kesinlikle gerekli.)

Sha’nın Brit ehliyetini görünce motor ehliyeti sormayan tüm sınır görevlilerini kutluyoruz. Böylece 11 sınır kapısı geçti kendisi. Sha Yunanistan’a geçer ve 20 övro’ya dışarıda yerde yatmacasına bir kamping bulur. Gece yarısı Mou sınırı geçer ve Aleksandropoli’ye varır. (Yarım saat) Durumu kabullenemez ve 30 övroya mis gibi deniz kenarı bir motel bulur. Kanarya sesleri arasında ilk gece geçer.

 

11 Haziran 2010 Aleksandropoli sallanmacası

 

Djü haberi gece almasına karşın ertesi gün saat 10 sularında kıçını kaldırıp İzmir’den yola çıkabilir. Sha ve Mou Aleksandropoli’de huzurlu bir şekilde gezinirler. Akşam 21 sularında Djü salimen Aleksandropoli’ye varır. CBF 150 yine iyi bir etap çıkarmıştır. Daha önceden UAKE’i olmayan Djü, Mou’nun iki katı para verdiği için çok bozulmuştur. Kasalarca bira içilerek “ekibin tura başlaması” kutlanır. Bir dünya kupası maçı seyredilir. Geçen seneki “içeriden Anadolu” inner circle’ın hatıraları konuşulur.

Image 2
 Aleksantropolis, tura çıkış öncesi. Sağdaki yaratık yüzüklerin efendisindeki precious değil, eğilmiş kulağını silen bir Djü'dür.

 

12 Haziran 2010 Aleksandropoli-Kavala

Image 2
  İmparatorluk yolu Egnatia yı anlatan tabelayı okuyoruz. Djü arkada devirdiği eşeğini kaldırıyor. Gülmemeliyiz...

Hemmen otobandan çıkılır. Çok güzel köy yollarına girilir. Egnatia (İmparatorluk yolu) keşfedilir. Burada Djü açılışı yaparak eşeği devirir. Sha ve Mou “Turun uğurudur canım” filan diyerek ciddi durmaya çalışırlar. Djü uzaklaşınca çok gülerler. Karacaova diye bir köyde durup yol iz sorulur ve oradaki Türklerle sohbet edilir. Burada Sha aniden “aha burası benim babamın köyü ulan!” diye bağırır. Yaşlılardan o köyün “te şurlarda Bulgar sınırında” olduğu öğrenilir. Hemen oraya topuklanır. Sonuçta Yunanistan’ın belki de tek toprak yolundan Sarakini’ye aheste gidilirken bir köpek saldırısı sonucu Sha’da eşeği kenara devirme prosedürünü uygular. Mou vardığında bir çoban ile sha motoru kaldırmakta, köpek ise sakin sakin durmaktadır.

Sha YBR 125 ini yeni almıştır. Ancak bu prosedür sonucunda, geçen seneki “tıpkı-düşüş”te Titan’ının fren koluna verdiği boynuz biçiminin YBR 125 te de aynen oluştuğu fark edilir. Buna ister istemez çok gülünür. (Bu Sha’nın ilginç işlerine akıl sır ermiyor. İnsan devirdiği bir motorda hem debriyaj kolunu kırıp hem de debriyaj kolunu nasıl yamultabilir? Tek bir hareketle?)

Bulgar sınırında Sarakini’ye varılır. Burası bir garip köydür. Türk köyü değildir. Yanlış oldu heralde deyip geri dönülür. (Sonradan öğrendik ki Sha’nın babası yerin ismini yanlış hatırlamış. Onların memleketi Edessa imiş. Şelaleleri olan güzel şehir.)

Komotini (Gümülcine) girişinde iki Türk çocuk kahramanlarımızı durdurur. İnternet kafelerine davet eder. İnternet kafe de Yunanistan’ın harika frapelerinden ikram ederler. Sohbetten sonra şelir merkezi ve kılıç heykeli görülür. Xanthi (İskeçe) ye giderken Sha yine bir mucize gerçekleştirir; önde Djü ve Mou’yu gördüğü halde otoban’a sapar. Böylece o şahane göl manzarasını kaçırır. (Vistonida) İskeçe nefis bir tarihi şehirdir. Meydanda bir kahve içilir ve Kavala’ya devam edilir.

Kavala girişinde önceden bilinen bir restoranda kalamari, sardali, litrelerce şarap ve sonra pansiyon arayamayacak ve motora binemeyecek kadar sarhoş olunduğundan hemen yandaki parkta yıldızların altı oteli.

Image 2
Karacaova'da köy kahvesinde Türk gençleri bize Sarakin'i tarif ediyorlar.

 

13 Haziran 2010 Kavala-Edessa

Image 2
Kavala kale içi'nde bir balkon

Sabah civarın bütün (3) köpeği tarafından tartaklanarak uyandık. Mekanlarında uyumamıza çok bozulmuşlardı. Djü eline geçirdiği bir motor botunu birinin burnuna ekleştirdi ve uyumasına devam etti. Onun bu doğal halini çok seviyorum, köpeklerin anladığı dilden konuşmasını biliyor.

Meydanda güzel bir kahvaltı ve yukarıya, kaleye çıktık. Çok güzel bir şehir. Öyle böyle değil, çok güzel.

Sonra Drama’ya doğru 52 km lik bir etap geldi. Drama küçük ve özelliksiz bir şehir. Bir parkta oturduk ve olmazsa olmaz diyerek “drama köprüsü vre hasan dardır geçilmez” türküsünü söyleyerek bir klip çektik. İçtiğimiz şişe suyunu da kameraya gösterdik. Tabi ki o Drama bu Drama değil. Ama Türkünün hangi Drama için çığırılmış olduğunu da bulduramadık. Olsun, bir Drama’da o türküyü söyledik, bir gün öbür Drama’da da söyleriz.

Sonra sadece Nazım Hikmet’in şiirinde geçiyor diye Şeyh Bedrettin’in asıldığı Serez Çarşısını görmek için Serres’e uğradık. Ama bu sefer o Serez bu Serez idi.

Edessa’ya devam ederek güzel bir otele yerleştik. Akşamüstü çay kenarı bir kafede yine şarap eşliğinde sorular sorduk;

- Neden hiç Residence ve AVM yok?

- Hiç McTonalts, PörgırKing filan yok, sadece bir yerel zincir var, ona da kimse gitmiyor?

Ve dedik ki işte güzel bir ülke, burada yaşanır. Herkes mutlu ve huzurlu. Yerel, sağlıklı yemekler yiyorlar. İnsanlar çok sıcak, yardımcı, ve kızlar çok güzel. Sonra sarhoş olduk.

Image 2
Edessa Şelaleleri, Djü

 

14 Haziran 2010 Edessa-Ohrid

 

Edessa’yı terk etmeden şelalelerini görelim dedik. “Amanın o ne güzel şelaleler “dedik. Sonra sınır şehri Florina’ya girdik. Burası Makedonya bölgesinin son şehri. Aman Yunanistan’da Makedonya’ya Makedonya demeyin, Skopya deyin. Biz de hep Skopya dedik. Sonra Makedonya’ya girince, “Makedonyaaa makedonyaaa” diye bağırdık.

Florina, iş günü öğleden sonra saatleri. Neden herkes dışarıda kafelerde oturuyor? Herkes mutlu ve huzurlu. Buna sinirimiz bozuldu, o hırsla Makedonya ya giriverdik.

O an Yunanistan yollarının ne kadar güzel olduğunu fark ettik.

Hedef Ohrid gölü. Makedonya’nın sayfiye şehirlerinden birisi. Yollar sınırdan itibaren bozulmaya başladı, çukurlar, toprak bölümler vs. Kasaba anlatıldığı gibi değildi. Girişte motel/pansiyon satmak için iki, üç kişi tarafından kuşatıldık. Makul fiyata merkezi bir pansiyon bulduk. Sonra şehri dolaşmaya çıktık. Burada çok Türk var. Berber Şerafettin ile sohbet ettik, üçümüzü de bir güzel traş etti. Efendi motorcuyuz ulan biz.

Image 2
Ohrid, berber Şerafettin'in dükkanının önünde halis Türk çayı

 

15 Haziran 2010 Ohrid-Shenjin

Image 2
Ohrid gölü kıyısında bir Türk okulu.

Sha şehir meydanındaki kahvaltı esnasında “cüzdanım” nidasıyla kalkıp arandı, bulamayınca pansiyona gitti. Tabii ki orada da bulamadı, çünkü top-case’indeki dosyanın içine koymuştu. Cüzdanı bulunca sinirlenecek bir şeyler aradı, birkaç saniye bakındı bakındı, sonra topcase’in içindeki çaydanlığı keşfetti. “Sizin bu çay merakınız yüzünden topcase’de yer kalmadı ulan, ne çay meraklısısınız, her yerde çay, çay, çay. Pis Türkler. Alın bunu, taşımıycam ulan artık bunu” şeklinde hakaretamiz konuştu. Mou ve Djü buna çok güldü. Sha’nın kızması çok sevimli idi. Kendisine “Şansölyelerinin İngiliz tabiatlı olması sebebiyle çaya düşkün olmaları gerektiğini düşündüğümüz” iletildi. Yine de çay olayına çok gıcık olmaya devam edeceğini beyan etti.

Evet çayı seviyoruz. Maalesef Türkiye dışında bu meret içilmiyor. Balkanlarda bile yok. Çay deyince bitki çayı, portakallı çay filan gibi zırvalar getiriyorlar. İyi ki getirmiş o çaydanlığı Djü. Çay’a devam, seviyoruz. Sha kahve içsin.

Ohrid’in kıyısından kıyısından Arnavutluk sınırına gider iken Yahya Kemal okulu ile karşılaştık, içine girmedik, dışında fotoğraf çektirdik.

Ohrid- Struga-Debar etabında nefis bir doğa ile karşılaştık. Yemyeşil dağlar. “Kemaliye’den bile daha güzel” dedi Djü. Yollar gitgide daha bozmaya başladı. Debar’da bir motorlu eleman durdurdu bizi. Demirel. Orada benzin istasyonları varmış. Birer çaylarını içtik ve sohbet ettik. Varmış vre akrabaları Bursa’da, gidip gelirlermiş onlara sık, sık. Pek sıcak bir sohbetti. Sağolsunlar. Bize bir harita çizdi, Arnavutluk yollarını tarif etti, dikkatli olun dedi. Biz de Arnavutlar dikkatli olsunlar dedik.

Makedonya-Arnavutluk sınırı: Son derecede derme çatma bir sınır. Bir tek kulübe. Sonra kötü yollar başladı. Sonra kötü durumda kasabalar. Fakirlik, çöpler, camsız dökülen eski bloklar. Akşama doğru Adriyatik kıyılarına ulaştık ve Shenjing’de bir otel bulduk. Çok temiz ve güzel bir sahil oteli. 3 kişi için sadece 25 Övro.

Yan kafede İtalyan yemekleri yedik ve Thomas diye bir garson ile bolca sohbet ettik. Amerika’da uzun yıllar kalmış. Dünya ne küçük ve ne güzeldi…

Image 2
Djü'nün beygiri yola hazırlama çilesi hiç bitmez. Shenjin'den çıkışta da iki kere yükle boşalt yaptı. Fedakâr insan, büyük lider.

 

16 Haziran 2010 Shenjin-Herseg Novi

Image 2
Hotel California'yı uzaklarda araman, o Balkanlar'da, İşkodra'da...

İşkodra girişinde hafif bir yağmur yedik. Yol fena değil. İşkodra tüm Arnavutluk gibi dökülmekte. Yine bir çay içelim dedik ve portakallı çay içmek zorunda kaldık. Sonra sınırı geçerek Karadağ’a girdik. Aman Tanrım. Burası neresi?

Sınırdan sınıra dünya bu kadar değişir mi? Ulçin diye bir sahil kasabasına geldik. Bizim Marmaris/Bodrum karışımı bir yer. Çok güzel. Ama bu sadece bir intro idi. Monte Negro bizi her adımda sarsmaya devam edecekti. İki adım sonra son zamanların meşhur sayfiye kasabası Budva’ya geldik. Güzelliği “inanılmaz” derecesinde. Bodrum, Assos, Kaş karışımını alın, hepsinin bütün iyi özelliklerini üst üste ekleyin, işte Budva. Üstelik fiyatlar makul.

Sonra Kotor körfezine girdik ki ne görelim? Cennetin yeryüzündeki provası imiş meğer bu koy. Koyun içinde Dobrotka diye bir küçük kasaba vardı. Mou dayanamayıp oraya daldı. Kıyıdan, evlerin hemen önü ile deniz arasındaki yoldan bir 10 KM civarı ağır ağır gittik. Mou “Ben buraya yerleşecem, siz gidin” dediyse de dinletemedi, “daha ne güzellikler göreceğiz Lordum” diyerek onu ikna ettiler.

Kotor körfezini abartmıyoruz arkadaşlar. Dünyada kesin gidilecek ilk üç beş yerden biri olmalı. Körfez boyunca aheste aheste gezindik. Akşam sularında da “biz burada kalalım bu denize de girelim” diyerek bir pansiyon bulduk. Dünyanın en sevimli ihtiyarları, Bogdan ve Zora bizi misafir etti.

(Must to do: Bütün gün sıcakta motor sür, sonra her şeyini bir dakikada çıkar ve henüz terliyken Adriyatik’e atla.)

Bogdan Yugoslavya zamanında mühendis olarak çalışmış, sonra da kendine bu evi yapmış. Ev bir yamaçtan denize iniyor ve iki bölümden oluşuyor. Ortasından yol geçiyor yani. Nefis bir küçük iskelesi, bir kayığı var. Yukarıdaki evde de iki-üç kattan oluşan taş duvarlı bir bahçesi var. Bahçenin ikinci katında kocaman bir masa. Ayaklarımızın altında körfez. Sha bize nefis bir yemek yaptı. Ucuz ama çok güzel kırmızı şaraplardan açtık. Bogdan ve Zora bize Yugoslav türküleri söylediler, biz de Türk türküleri söyledik. Şahane bir geceydi. Bogdan iki sözüyle bizi can evimizden vurdu, My Lordum yerine Mou’ya My Lordi demesi ve cümle içinde geçen “Boktan” sözcüğünü kendi adını telaffuz ediyoruz sanıp “Boktan değil Bogdan Bogdan” diye düzeltmesi..

Sonra iskeleye gidip sıcak taşların üzerine yattık ve yıldızları seyrettik. Birimiz “Sırf bu gece için bile bu tura çıktığımıza değdi” dedi.

Image 2
Kotor körfezine veda.

 

17 Haziran 2010 Dubrovnik-Mostar

Image 2
Dubrovnik

Sabah Sha’nın nefis menemenini götürüp yoldan önce kısa bir körfez gezisine çıktık. Feribot iskelesini görüp geldik. Sonra yine nefis bir yoldan Hırvatistan sınırını geçtik. Dubrovnik’e giderken “bu ne zevktir” diye düşünüyor insan.

(Must to do: Ey motorcu, Hırvatistan yollarında motor sürmeden ölme. Türkiye’de güneşi solumuza alarak Güney-Kuzey rotasını gideceğimiz böyle bir sahil yolu yok. Dağlar Karadeniz’deki gibi denize dimdik iniyor, ama onları hiç dinlemeyen nefis virajlarla dolu gayet düzgün bir karayolu var. Güneş hep solunuzda. Motor için çok ama çok güzel)

Dubrovnik, stari grad, yani “eski şehir”. Kaleiçi’ni geziyoruz. Çok güzel bir şehir. Ama şanssızlığı onu Karadağ’dan sonra görmüş olmamış. Doğrusu önce Dubrovnik’i görmek sonra Karadağ’a gitmekmiş. Karadağ’dan sonra çok bir heyecan vermiyor açıkçası. Dubrovnik’te savaşa ilişkin bir harita asmışlar. Kaç evin nasıl yıkıldığı/vurulduğuna, şehre düşen bomba sayısına ilişkin acı bir harita. Ama biliyoruz ki daha acısı yolumuzun üzerinde Bosna’da bizi bekliyor.

Burada mı geceleyelim Bosna’ya mı devam edelim? Diyoruz ve devam edip Bosna Hersek’e giriş yapıyoruz. Akşam üzeri Mostar’a giriyoruz. Bir tepenin üzerinde iyice ışıklandırılmış dev gibi bir haç işareti karşılıyor bizi. “Ulan hani Müslüman kentiydi bu?”

Kalacak bir yer ararken çömdüğümüz modern bir kafede bize birini öneriyorlar. Yan masalardan bir süredir gözlerimizi alamadığımız rüya güzelliğinde bir kız kalkıp yanımıza geliyor. İsmi Alma, yani “Elma”. Babasının ismi de Ferit. Müslüman bir aile. Pansiyon işletiyorlarmış. Sorgusuz sualsiz kabul edip peşine düştük, babası geldi ve bizi çok güzel, tarihi bir pansiyona götürdü. “Konak Apartmani” (Sondaki a’yı uzatarak okuyunuz)

Problem şu idi, Alma ile her üçümüz de evlenmek istiyordu. Bu sorunu tartışırken kız da yok oldu gitti. Bir daha da göremedik. Mou “kızı doğrudan babasından isteyecem, bizde adet böyledir” diye tutturdu. Sha ve Djü aradaki yaş farkını bahane ederek onu sindirdiler.

Mostar’ın en fiyakalı gece kulübüne gittik. Orada da payımıza dazlak kafalı Müslüman gençler birliği ile tanışmak düştü. Şaka bir yana gerçekten çok temiz ve iyi gençlerdi. Bize geç saatlere kadar bira ısmarlayarak durumu anlattılar. Hırvatlar, Sırplar ve Müslümanlar arasındaki çatışmanın iç yüzünü, savaşın iç yüzünü öğrendik. Tıpkı filmlerdeki gibi, onların esrarengiz lideri geldi geç bir saatte. Biz yaşlarda bir adam ve oradaki bir Türk bankasının müdürü. Onunla da çok keyifli bir sohbet oldu. Hafta sonu olduğu için Saraybosna’ya gideceğini söyledi o da. Orada görüşmek üzere sözleştik.

Image 2
Dubrovnik

 

18 Haziran 2010 Mostar-Saraybosna

Image 2
Tarihi Mostar köprüsü.

Mostar köprüsünü gezip fotoğrafladık. Şehir çok güzel. İkiye bölünmüş durumda. Bir tarafı Hırvat ve Hristiyan bir tarafın Müslüman Boşnak. Eski şehir kısaca bizim şehir. Çok aşina bir yapısı var. Camiler, minareler. Çok çok güzel. Köprü savaşta bombalandı biliyorsunuz, sonra özel bir dış yardımla onarıp açıldı.

Gerilim aşikâr. Oralarda hır-gür dinmemiş ve dinmeyecek gibi de görünüyor.

Djü’nün tencere şeklindeki “yasaksavar” kaskı Mostar’da sizlere ömür oldu. Çalınmasına sevindik. Bu sayede belki ciddi bir kask alır diye düşünüyorduk. Ama o gitti buldu buluşturdu, yine ucuz bir tencere aldı başına koydu.

Mostar Sarayeva yolunu katettik. Çok güzel bir yol. Sonra bir trafik sıkışıklığına rastladık. Djü önde idi. Sıkışıklığın sonunda yerde bir siyah motor görünce Sha ve Mou’nun yüreği hopladı. Neyse ki Djü sapasağlamdı. Bir motorcu kardeşimiz daha bu dünyadan göçüp gitmişti muhtemelen. Trafik polisleri elde metrelerle bir şeyler ölçüyorlar ve kenarda çimenlerin içinde yatmış bir motor. Çok acı bir manzara.

Öğleden sonra Saraybosna’ya girdik. Modern, kocaman bir kent. Anlatıldığı gibi değil. Eski şehri bulmakta zorlandık. Meydanda buluştuk ve yukarıda bir pansiyon ayarladık. Gayet şirin, üç katlı bir evin ikinci katı. İki odadan oluşuyor. Mutfağı da var. Eh , bir süre de buradayız.

Image 2
Kartpostal şehir Mostar .

 

19 Haziran 2010 Saraybosna

Image 2
Bosna tarihi şehir, "Başçarşiya."

Beyoğlu’na çok benzeyen Başçarşıya caddesi. Boşnak yemekleri yapan çok güzel bir restoran keşfettik. Boşnak yemeklerini tıka basa yedik. Büyük tartışma koptu; Bunlar Boşnak yemekleri miydi Osmanlı yemekleri mi? Mou “Osmanlı yemeği ulan bunlar” dedi. Sha ve Djü ona çok kızdılar. Hayat böylece geçmeye başladı. Hafta sonu olduğu için Başçarşiya civarında turalamak ve maç seyretmek.

Image 2
Bosna tarihi şehir, "Başçarşiya."

 

20 Haziran 2010 Saraybosna

Image 2
Bosna'nın savaşta nasıl kuşatıldığına dair harita.

Fotokopi gün 1. Her şey aynı. Mou dedelerinin köklerini araştırmak için resmi dairelerin açılmasını, yani Pazartesiyi bekliyor. Sha ve Djü “Pazartesi geri dönüş yoluna çıkarız olm” şeklinde tehdit ediyorlar. Oysa Mou hava durumunu tura çıkmadan önce almış. “Yağmur geliyor hocam” diyor. Mou Sha’yı ikna ediyor ve Visoko’ya piramiti görmeye gidiyorlar. Evet, bir Tümülüs var orada. Ama altında piramit var mı yok mu belli değil? Bazıları bu tepenin altında “dünyanın en büyük piramiti var olm” diyormuş. Biz baktık göremedik. Ama olsun, gittik mi gittik. Visoko Bosna’ya yarım saat bir yol. Gittiğimiz yol bir saatti dönüş yarım saat. Demek ki yanlış yoldan gitmişiz. Ama çok şey gördük, olsun. Tıpkı geçen seneki Rumkale gibi oldu. Djü evde pineklesindi.

Image 2
Bosna şehit mezarlıkları

 

21 Haziran 2010 Saraybosna

Image 2
Saraybosna'da mermi deliği, bomba yarası olmayan ev yok.

Ve evet yağmur geldi. Burnumuzu kapıdan dışarı çıkaramadık. Evde üç beş sekiz. Sıkıntıdan dünya meselelerini tartışmaca ve dünya kupası maçlarını seyretmece. Arada da Türk televizyonlarından hava durumuna ilişkin iç karartıcı bilgiler. Dünyayı seller götürüyor. Biz de ördek değiliz. Pufff.

Image 2
Hâl'i pûr sefaletimiz. Bütün gün evdeyiz ve soğuk.

 

22 Haziran 2010 Seraybosna

Image 2
Bi sürü Sırp Motorcu geldi. Festivalleri varmış.

Fotokopi gün 3. Yine yağmur, aralıksız. Çarşıya bile inemiyoruz. Nüfus idaresine değil bakkala gidemiyoruz. Bugüne ilişkin tek not: Ev, sıkıl, maç. Puuuuffff

 

23 Haziran 2010 Hâlâ Saraibozna

 

Fotokopi gün 4. Yağmur,Ev, üç,beş,sekiz, sıkıl, maç, pufff. Hava on derecelere düştü. Evdeki elektrik ocağıyla ısınmaya çalışıyoruz. Tencerede çay yapıyoruz. Bir yandan soğuk bir yandan sıkıntı. Ah şimdi İstanbul’da olmak vardı?))

 

24 Haziran 2010 Bosna-Kolaşin

 

Dünyayı seller götürdü. Nasıl bir cephe sistemi ise. Ama sonunda bu sabah yağmur durdu. Hava soğuk ve kapalı. Ama kahramanlarımız artık sıkılmışlardı, motorlar toynaklarıyla toprağı eşeliyorlardı, huysuzlanmışlardı. Sabahın serininde dağlara vurduk. İstikamet geldiğimiz yoldan farklı bir rota ile Karadağ’a girmek. Amaç Arnavutluk yollarına tekrar girmemek.

Soğuktan tir tir titreyerek bir 100 Km yapıp bir dağ sınırını geçtik ve Karadağ’a tekrar girdik. Bu kez Karadağ’ın bir başka güzelliğine vurulduk. Dağlar. Belki yüzlerce tünelden ve vadiden kıvrıla kıvrıla giden nefis bir yol. Tünellerden geçerken üzerimize tıp tıp sular damlıyor. Ama ne gam? Niksiç ve sonra Başkentleri Podgorica’ya indik. Artık ısındık. Hava güneşli.

Yola devam dedik. Akşama doğru yine dağların arasında Kolaşin diye bir kasaba keşfettik ve orada kaldık. Öylesine sevimli bir kasaba ki; Sha şu sözlerle tarif ediyor orayı: “Şimdi birisi ‘tamam çekim bitti, kaldırın dekorları’ diyecek ve kasabayı söküp götürecekler…” Kışlık odunlar şimdiden kesilmiş, yüksek damlı estetik köy evlerinin bahçesine çok düzenli istif edilmiş. Burası aslında ünlü bir kayak merkezi. Çarşısı son derece modern. Eski binaların içine modern markalar dükkan açmış. Otel de tam bir İsviçre oteli gibi. Kahvaltısı nefisti. Güzel bir yer daha keşfettik. Monte Negro bizi vurdu ki ne vurdu. Akşam güzel bir yerel restoranda idik. Restoran sahibi bize ülke hakkında biraz bilgi verdi. Utanarak ülke nüfusunun 650.000 civarında olduğunu söyledi. Biz de İstanbul’un nüfusu şu kadar filan demedik. Öküz müyüz yani?

 

25 Haziran 2010 Kolaşin-Üsküp

 

Kolaşin’de nefis bir kahvaltıdan sonra yol. Ülke çıkışında Rozaje diye bir kasaba vardı. Sha “Ya son bir kez Karadağ’ın güzel hatunlarına bakalım” dedi diye kasabaya girdik. Merkezde tıpkı Konya’nın bir kasabasını andıran bir görüntü ile karşılaştık. Yine bir Türkün işlettiği cafe de ikram edilen kahveleri içtik. Sigara yasağından önceki Türk kahvelerini düşünün. Her yer erkek dolu, burada ekstra olarak yüksek sesli disko müzik var. Nüfusun tamamı Müslüman. Güzel bir kasaba idi, sağolsunlar. Fazla kalmadan topukladık.

1000 metre rakımdan 1.500 metreye tırmanıp Kosova’ya yine bir dağ sınır kapısından giriş yaptık. Acaip bir şey, dağlar, dağlar, dağlar. Sonra çok uzun ve ani bir iniş, ve sonra göz alabildiğine ova. Sınırda bizden 15 er Övroluk ekstra bir sigorta kestiler.

İşte Kosova. Önce sevimli görünüyor. Yollar normal. Derken Priştine yolunda bir otoyola çıktık. İşkence başladı. Yolun yarısı tadilat mantığı ile toprağa çevrilmiş ve toz kalkmasın diye sulanıyor, ama çamur haline getiriliyor. Belki 100 km kadar iğrenç bir yol. Nasıl bir rota üzerinde ise sadece tır ve kamyon dolu bir yol. Bu kadar küçük ülkede bu kadar taşıtın ne işi var?

Priştine’ye yaklaşırken yol biraz düzeldi, birkaç km. Ama o kadar. Yolun dehşetengizliği bitmiyor. Ana yolun kenarında çift yönlü iki yol daha var. Trafik tam bir keşmekeş.

Mou sıkıntıdan topuklayıp Priştine’ye Sha ve Djü’den çok önce giriyor, yani giremiyor. Şehre giriş kavşağı öylesine düğümlü ve kilitlenmiş bir trafik ki motor bile geçemiyor. Mou “bu şehrin ziyareti hak etmediği” kanaatine varıyor ve diğerlerini bekliyor.

Sha ve Djü geldiklerinde stres ten yemyeşil olmuşlar. Priştine’ye bariz bir gıcıklık oluşuyor. Mou diğerlerini ikna ediyor. “Burası iğrenç bir yer”. Hakikaten de öyle. “Abi bu trafiğe girersek akşama zor çıkarız” diyerek Priştine’yi pas geçiyoruz. İçine bir motora bile geçit vermeyen şehre girilmez kuralı burada yazılıyor.

Kosova’da sürücüler İstanbul’dakinden bile daha tehlikeli. Düşünün, hayal edemeyeceğiniz kadar tehlikeli bir trafik. Trafik levhası, yolda şerit, uyarı işareti, şu, bu hakgetire. Burada postu yola sermeden nasıl bir an önce terk ederiz duygusu ile motor sürmekteyiz.

Derken beklenen oluyor. Sınıra yakın bir benzinlik çıkışında Mou, kenardaki yolun çift gidiş gelişli olduğunu algılayamıyor. Çünkü hiçbir çizgi, işaret yok. Sadece iki yönden de araba geldiğini görürseniz bunu algılayabilirsiniz. Ve o daracık yolda 120-130 ile gelen bir minibüs’ün önüne sürüyor motorunu. Kornayı duyduğunda ani bir frenle, ve Allahtan yavaş olduğu için duruyor ve minibüs hafif bir yalpa ile bir santim önünden, vurmadan geçiyor. Yüzde 99 luk bir ölüm tehlikesi atlatıyor Mou. Sha ve Djü önde. Biraz ter boşandıktan sonra yoluna devam ediyor ve onlara bu olaydan bahsetmiyor.

(Must to do: Kosova’ya gitme. Kimse kusura bakmasın, Kosova’ya gitmezseniz hiçbir şey kaybetmezsiniz. Arnavutluk da öyle. Ama Monte Negro’yu görmezseniz çok şey kaybedersiniz. )

Tesadüf, tam Kosova-Makedonya sınırında Mou’nun BMW sinin arka tarafından bir çıkkıdıçıkkıdıçık sesi gelmeye başlar. Çıkış yaparken Mou tesadüfen arka teker diskinde gevşemiş ve yerinden çıkmış bir vida görür. Vida yamulmuştur ama neyse ki yerinden çıkartılır. Ses kesilir, ama risk artar. Üsküp’te yaptırılmalıdır.

Saat 20 civarı Üsküp’teyiz. Geniş, ferah meydanları ile uygar, güzel bir şehir. Merkezde bir Host buluyoruz. Gayet güzel bir yer. Fiyatı da uygun. Motorları bırakıp şehre akıyoruz. Yine yerel bir restoranda ucuz yerel yemekler ve şarap. Hepsi çok güzel. Sadece 27 Övro hesap. Komik.

 

26 Haziran 2010 Üsküp-Selanik

 

Kaldığımız yere çok yakında oranın en iyi “motorcu abi” sini buluyoruz. Çok şık hareketlerle vidayı yeniliyor, diskteki diğer gevşemiş vidaları da sıkıyor. kırık olan sağ arka sinyali kelepçelerle donatıyor. Yerel racing ci ağabeyler de var orada, onlarla sohbet ediyoruz. Honda’ya övgüler düzüyoruz. Evet Honda dostlar durum budur; her koşulda fiyat/kalitesi en iyi motor.

Üsküp’de bir gün daha kalmaya ve tarihi yerleri gezmeye niyetlenirken alınan bir hava durumu raporu ile öğle sırası aniden yola çıkma kararı… Yağmur yine geliyor anasını satiym. Ördek miyiz ulan biz?

Yunanistan sınırı. Sigorta sorunu dışında eve dönmüş gibi olduk. Öyle güzel bir ülke burası. Sigorta sorunu da şu; Yanlış hesaplama yüzünden Sha ve Mou’nun seyahat sigortaları (Yeşil sigorta) sona ermiş. Sadece bir gün var, “ülkeyi hemen geçicez” laflarını filan da yemiyorlar ve bizi geri döndürüyorlar. Türkiye de 16 Euro’ya yaptığımız sigorta için bizden 100 Euro kesiyorlar. Pufff. Buradan anlıyoruz ki iki halk arasında gıcıklık sadece resmi işlemlerde. Turda en uzun süre Bosna’dan sonra Yunanistan’da geçti, bir tek olumsuzluk görmedik. Ama bu sınır görevlileri…

Bir dialog:

Mou: “Yunanistan yollarında hiç çukura rastladınız mı gençler?”

Sha: “Ya Edessa dan Florina ya giderken ben hafifçe şöyle bir sarsıldım”

Djü: “Vardı olm, bi benzinlik çıkışında kenarda vardı, ben gördüm uzaktan”

Sonuç: Must to do: (Yunanistan’da motor sürmemek bir motorcu için büyük kayıptır. İster otoyolda basın gidin ister köy yollarının mis gibi asfaltında)

Akşamüstü Selanik’teyiz. Cıvıl cıvıl, çok güzel bir kent. Tartışma; İzmir mi Selanik mi? Djü Selanik daha güzel diyor, Mou İzmir daha klas diyor. Neyse ne. Dünya’da bir güzel şehir daha var işte. Bak keyfine.

Yalnız pahalı. Anayurt oteli gibi bir otelde kalıyoruz. Berbat bir otel odası. Yüksek tavanlı, eski ve banyo tuvaleti ortak. “Amaan boşver hoca” modundayız. Biz asfaltta bile uyuruz A.K. Karşı kafede Yunanlı dostlarla arkadaş olup beraber maç seyrediyoruz, tıpkı bizim ülkedeki gibi, güzel bir hatun geçince herkes maçı bırakıyor ve kafalar o yöne dönüyor. Sonra herkes birbirine bira ısmarlıyor.

Yunanistan. Her yer motorla dolu. Öylesina kanıksanmış ki. Şu kare çok güzel. Selanik’e girişte doğruca meydana gittik, kaldırıma diğer motorların yanında bir yere park ettik. Djü gene karate inişi ile motordan indi. Tam bu sırada binlik bir transalp’e binmiş esmer bir abla geldi. Topuklu ayakkabılarla. Üzerinde elbise ve beyaz bir şal var. Şöyle diyebiliriz, “Salma Hayek Transalp’den gece kıyafetiyle bir ceylan edasıyla hop diye indi.”

125 ve 150 lik motorları güç bela sürebilen Sha ve Djü bir süre utançlarından konuşamadı, o kadar söyleyeyim…?

 

27 Haziran 2010 Selanik-Selanik

 

Selanik’i yürüyerek dolaştık. Atatürk’ün evini aradık. Nerede olduğunu tam bilmiyorduk. Yorgo’nun restoranında bir öğlen yemeğinden sonra (ki nefisti) Atatürk’ün evini sorduk. “Aha yan sokakta,” dedi. Pek sevindik. Neşe içinde evi gezdik. Ev epeyce bir tadilat görmüş, bir müzeye çevrilmiş. Bahçede Ali Rıza Efendi’nin diktiği söylenen çok yaşlı bir ağaç var ve hala canlı. Çok güzel bir hatıra idi.

Öğleden sonra Kalamaria’ya motorla gittik. Güzel bir sayfiye semti diyelim. Öğleden sonra ise yağmur bulutu kabusu tekrar canlandı. Bulutlar toparlanmaya başlıyordu ve yarın sabah yola çıksak iyi olacaktı.

Akşam yer ayırttığımız Yorgo’ya gittik. Öğle yemeğinde bizden üç tabak makarna için 20 Öro kesen Yorgo Türk olduğumuzu öğrendikten sonra şu aşağıdakiler için sadece 50 Öro istedi: Sayısız sardalya, kalamar, karides, salata, tatlı ve dört litreye yakın Yorgo’nun büyükbabasının ev şarabı. .. Sonra Türk ve Yunan futbolunun ne kadar kötü olduğuna dair civar esnafla bir tartışmaya daldık. Onlar bize Besiktas, Fener diye bağırdı, biz de onlara Panatiniakos, Etos, Patnos, Aramis, Dartanyan diye bağırdık. Bunları niye söylediğimizi bilmiyoruz. Sarhoşluk kötü bişiy.

Ayrıca da ekleyelim, "Yunanistan'da kriz mriz yok, varsa da kimse farkında değil. Biz kriz nedir bilen bir ülkeden geliyoruz, yemezler..."

 

28 Haziran 2010 Selanik-İstanbul-Gelibolu

 

Gece, Mou, Djü’nün not defterini alarak şöyle yazmış; “Yarını yazıyorum: Saat 9 civarı bulutlu, çiseleyen bir havada Selanik’ten çıktık. Şansımız ilk başta kurmay, pardon yaver gitti. 45. Km de yağmur nedeniyle ilk kasabada çöp torbası ve koli bandı alıp kendimize ilkel yağmurluk yaptık. Ancak yağmur iyice delirdi. Bir benzinlikte üç, beş, sekiz oynayarak geceyi geçirdik. Üç beş sekiz’i ise her zaman olduğu gibi Mou kazandı”

Djü’nün notu: “Öyle olmadı;

Sabah bulutlu bir havada yola çıktık. Her an yağacak gibi. Otoyol iğrenç. Biteviye motor ve rüzgâr vınlaması. (Not: Arada kask kafadan uçuyor ya, ondan böyle diyor?) (İkinci not: Hah hah haaa)

Yunanistan’ı hiç görmek istemiyorsanız otoyoldan gidin. O güzelim ülke tekerlerin altından kaysın gitsin. (Üçüncü not: CBF 150 ile otoyolda canı çıkıyor garibin de ondan böyle diyor.:))

Evet böyle oldu. Yağmur yağdı. Ama çok incitmedi. Otoyoldan bastırıp İpsala’ya geldik. Hiçbir şey görmedik. Sadece güzel ve dümdüz bir otoyolda bütün gün motor sürdük. İpsala’dan sonra, Keşan’da hiçbir uyarıda bulunmaksızın kova kova yağmur yağmaya başladı. İnsan donuna kadar nasıl ıslanırmış öğrendik. Kaçacak, saklanacak hiçbir yer yok. Çisildemeden falan lambır lumbur böyle yağmur mu olurmuş yahu? Çok standart dışı idi… Prosedürel bir yağmur diildi…

Balkan’da o kadar insani muamele gören Mou’ya yurda girer girmez bir Türk vatandaşı şöyle bir muamele yaptı. Mou ağır yağmur altında bir parketmiş arabanın yanındaki ağacın altına sığındı. Adam içeriden çıktı geldi. “Yahu dedi öyle parketmişsin ama ya motorun kayıp da arabamı çizerse”

Mou dedi ki; “Sayın Nasrettin Hocam, burada kaçıp sığınacak hiçbir yer yok, gel şu damın altına buyur demiyorsun da, motorunu arabamın yanından çek diyorsun. Bu mudur Türk misafirperverliği? Bak Balkan’da daha insani muamele gördüm ben. Yonanda bile…”

Adam bön bön bakarak uzaklaştı. Mou daha çok ıslandı. Allahtan yaz yağmuru idi ve çabuk dindi.

Kahramanlarımız bir benzinlikte çoraplarını vs kuruttular. Güneş hemen çıkmıştı. Orada artık turun bitme, ayrılık zamanı gelmişti. Sha ve Djü Gelibolu yolu ile İzmir, Mou ise İstanbul yolcusu idi. Birbirlerine sevgi ve hüzün karışımı bir duygu ile baktılar. “Yine bitti” dediler, “ama seneye yine yaparız di mi?” Böylece kucaklaşıp vedalaştılar.

Mou topukladı ve akşam 21 suları Selanik-İstanbul etabını tamamlayarak salimen evine ulaştı. Rüzgardan kurumuştu.

Sha ve Djü Gelibolu’da Selanik’ten daha pahalıya konakladılar. Ertesi gün Gelibolu’dan Lapseki’ye geçerken Djü kaskını feribotta unuttu. Kask bir sonraki feribot ile gönderildi. Böylece Djü turu bu son olay ile taçlandırmış oldu.

Aradan aylar geçti. Kahramanlarımız bu günlerde 2011 yazındaki Batum turunun hayallerini kuruyorlar. Birisi feci bir kazayı daha çok ucuz atlattığı halde hala tura çıkmak istiyor. Bir diğeri Britanya’yı bırakıp memlekete kesin dönmek istiyor. Bir öbürü hala aynı hamam aynı kask. Bakalım ne olacak sevgili izleyenler.

Sevgiyle kalın.

Mou, Djü, Sha. Mahşerin üç motorcusu. F650 CS, CBF 150 ve YBR 125

Image 2

 

 
 

 
Ufuk çizgisi Mahşerin 3 Motorcusunu bağlamaz...